Mavi Marmara gemisinde bulunan Ömer Karaoğlu yaşadıklarını haberalemi farkı ile tüm Türkiye ile paylaştı. Antalya Limanından sonraki süreci Haberalemi.net'e anlattı..
Öncelikle "Filistin'e yol açık" konvoyunda başınızdan geçenleri ve düşüncelerinizi soralım..
“Antalya limanından, gayet coşkulu ve heyecanlı bir şekilde insani yardım ulaştırma gayesiyle hareket ettik. İsrail askerleri tarafından deniz açıklarında, yaklaşık 100 mil mesafesinde kuşatıldık. Helikopter, hücum bot ve donanma etrafımızı sardı. Elimizdeki imkânlar nispetinde karşı çıkmaya başladık. Yani fiziki bir dirençten bahsediyorum. Ancak İsrail askerleri gerçek silahlar kullanarak bizleri sindirmeye ve öldürmeye başladı. Daha sonra şehitleri gördük. Yaralıları ve darp edilenleri gördük.”
Öldürmek kastı vardı
İsrail askerlerinin kesinlikle öldürmek maksatlı geldiklerini ifade eden Karaoğlu, Çok aptalca bir girişim olduğunu söyleyerek, “İsrail devletinin yaptığı ilk hukuk tanımazlık değil bu elbette. Yıllardır süren bir zulümden bahsediyorum burada. Biz, kamuoyuna aylar öncesinden zaten bildirdik hareketimizin tamamen insanı amaçlı olduğunu. Silah kesinlikle yoktu. Kaldı ki zaten Antalya limanından ayrılırken resmi izinlerle ayrıldık. Silah olsa, orada müdahale edilirdi bize.”dedi. Amacımız onları öldürmek olsaydı bunu yapardık
Amaçlarının öldürmek veya başka bir şey olmadığını dile getiren Karaoğlu, sözlrine şu şekilde devam etti: “Amacımız öldürmek olsaydı ve silahlarımız olsaydı bunu zaten yapardık. Bizim orda ki amacımız, orada yıllardır süren ambargoya dikkatleri çekmekti. Ancak sonu, esaret, taciz, ölümler, kelepçeler ve hakaretler oldu.”
Saatlerce üzerimizde helikopter ile gezindiler.
Üzerimizde saatlerce gezinen İsrail helikopterlerinden bahseden ve olayın ne kadar insanlık dışı olduğunu vurgulayan Sanatçı şunları kaydetti: “Denizden çektikleri suyu üzerimize boca ettiler. Helikopterin çıkardığı gürültü ile bize işkence yapmaya çalıştılar. Daha sonra ölülerimizi çektiler ve Aştop limanına gittik. İsrail bu davranışı ile tüm dünyaya hakaret etmiş ve savaş açmıştır aslında. Gemiyi zayiatsız bir şekilde teslimde alabilirlerdi. Türk ve Müslümanlara kin ve nefret vardır. Sabah namazına yakın insanların namaz kıldığı bir zamanlama düşündürücü değil mi?
Vahşet sonrası kamuoyunda tartışılan konulara dikkat çenek Karaoğlu, Hükümetin, kamuoyunun ve tüm kurumların desteklemesinden dolayı duyduğu mutluluğu dile getirdi. Fethullah Gülen’in yaptığı açıklamalar hakkında ise şunları söyledi: “Farklı yorumları değerlendirmek için erken. Fethullah Hoca’nın konuşmasını hangi koşulda ve mekanda yaptığını iyi bilmek lazım. Hangi niyetle tam olarak ne demek istediğini iyi anlamak gerekiyor. Yaptığı konuşmayı yorumlamak için erken olduğunu düşünüyorum. Ben yinede hüsn-i zan ile yaklaşmak taraftarıyım. Bütün dünyanın bildiği bir gerçek var ortada.
İsrail ağzı ile konuşanlar var
Bugün ülkemizde yorum yapanların ve İsrail ağzından konuşanların dediklerini orada İsrail’den duyduklarını ifade eden Ömer Karaoğlu, bu olay ve yorumların oldukça üzüntü verici olduğunu anlattı. PKK ile Hamas’ın bir olmadığınıda belirten Sanatçı, bu yorumlar tam İsrail stilinde yorumlamalardır. PKK’nın Uluslararası düzeyde bir imajı var ve kabul edilmiş bir terör örgütüdür. Yurtlarının kurtuluşu için yaptıkları mücadeleyi PKK ile mukayese etmek ahmaklıktır.
***
Müzik serüveniniz nasıl başladı?
Müzik serüvenim 25 seneye varan bir süreci kapsıyor. Türkiye farklı müzik ve yorumların yapıldığı bir ülke. Dönemsel olarak popüler kültür dalgasının yükseldiğine şahit olduysak da özellikle 80’li yılların sonları 90 yılların başlarında bizim köklerimize ait, geleneğimize ait bu toprağın kendi sesi sayabileceğimiz klasik türler icra ediliyordu. Bizim serüvenimiz biraz kendi içinde hem icra edildiği hem de paylaşıldığı çevre açısından özgün bir tada sahipti.
Daha çok klasik formlara oturmayan, kendi sesini ve yorumunu bir yerlere oturtmaya çalışan bir arayışla başladı. Batı seslerini de içine alan ama bu toprağın seslerine de yer veren özgün yeni denemeler oldu. Amatör başladı ama tasarlanmış bir yolculuk değildi. O yüzden amatörün sıcaklığı ile başladı. Zamanla toplumsal bir rağbetle karşılaştı. Özellikle genç dinleyiciler tarafından.
Zaman içinde kötü örneklerini de gördük nitelikli olanlarını da. Zaman içinde çok talep gördüğünü bilmekteyiz ki bazen popüler müzik sektörünü kıskandıracak ölçülerde olmuştur bu. Ancak bu işi iyi yapanlar kadar kötü olanlarda vardı. Benim sesim yanık diye albüm yapan insanlarda gördük. Farklı ideolojilere sahip kitleler olduğu gibi popüler dalganın peşinde koşanlarda vardı. Bizim müzik tarzımızı popülerin dışında değerlendirmek lazımdır. Arz talep şekli olarak farklı bir tarafı vardır. Özgün müzik diyebiliriz. Bunun içine klasik müzik, sanat müziği ve halk müziği de girer. Bu yüzden insanlarda özgün müzik algısı oluştu. Zengin içerikli bir müziktir bu aslında. Tür adını belirlemek çokta önemli değil.
28 Şubat süreci sizi nasıl etkiledi? Çünkü bu süreç sanattan siyasete her alanda ciddi bir değişim yarattı.
Ben akademisyen bir kimliğe sahip biriyim. Bu yüzden şunu diyebilirim, müzik anlayışımda gelişmemi olumlayacak değişimler yaşandı; ancak dünya görüşümde yumuşama söz konusu olmadı elbette ki. Bu süreç beni yumuşatsaydı akademisyenliği bırakmaz sürecin bir parçası olurdum. Çünkü ben kurgusal olanın değil yaşayan müziğin peşindeyim. Hayatın içinde olan müziğin… Bu yönüyle sanatçı yaşadığı çağa yabancılaşmamalıdır. Aksi halde sanatın vurucu gücü kaybolur gider. Popülaritenin tuzağına düşmekten kendini alamaz.
Akademisyenlikten müziğe geçiş nasıl oldu?
Bende sürekli olan tek şey müzik oldu diyebilirim. Ekonominin aşırı derecede matematikselleştiği bir süreci terk etmek istedim. Bu kadar atomize olmuş, bölümlenmiş bir hayat bize göre olamaz. Batıda akademisyenlerin hemen hepsi bir sanat dalı ile ilgilenmektedir. Ama bizde bu dar bir alana hapsedilmiş durumdadır. Sanki akademisyen sanatla ilgilenemez gibi bir algı var. Akademisyende sanatçıda yaşadığı çağa şahitlik etmelidir. Fildişi kulelerde sanat ve bilim üretilmez. Eğer bir iş yapıyorsanız bunun yaşadığınız topraklarla bir kökünün olması gerekir. Toplumsal sorunlara katkıda bulunmanız gerekir.
Şiwan Perwer’e benzetiliyor tarzınız.
Valla bilemiyorum. Ama dinlediğim ve beğendiğim bir sanatçı. O topraklarda bir karşılığı olan biri ve önemli bir kişilik. Ama tarzımızın benzediğini düşünmüyorum.
Demokratik açılım sizin için ne ifade ediyor?
İyi niyetle başlayan ancak işlevsel olmayan bir şey. Atılan adımlar hem mevcut sistem hem ülke hem de dünya çapında bağımsız verilmiş kararlar değil. Bu ülke kendi başına bırakılmayacak kadar önemli bir ülke. Uluslar arası hegemonyanın Türkiye için planları vardır. Hükümet bir adım atacak ise bürokratik eliti ve mevcut uluslar arası hegemonyayı düşünmek zorunda kalıyor. Bununla beraber sivil-resmi birimler olarak bu sorunu tırmandıracak adımlarda atıldı maalesef.
Kürt sorunu Osmanlıya dayanıyor ancak Osmanlı bunu kendi içinde çözmüştü. Cumhuriyet tarihinde bu sorun hortlatıldı. Bölgede yabancı aktörlerin planları dâhilinde sorun daha da büyüdü. Oyunlara açık bir bölge haline geldi. Bu ülkenin insanlarının birbiri ile sorunu yoktur. Önemli olan ortak değerlerimizi bulabilmektir. Müslüman olmamız önemli bir değerdir işte bu noktada. Etnik milliyetçilik sorunu derinleştirir ancak.
Bu sorunu tırmandıran tarafları bu milletin iyi ayırması lazım. Aktörleri tanıdığımızda mesele %50 çözülüyor zaten. Yani kalanı, oradaki yaraların sarılmasıdır. Yıpranmışlıkların tamiridir. Yani kardeşlik hukukunun desteklenmesi pekiştirilmesi, güçlendirilmesidir. Evet, biz doğudaki ve güneydoğudaki insanlara batıdaki insanlar olarak kulağımızı tıkadık. Uzun zaman oradaki birtakım sıkıntıları, açmazları, mahrumiyetleri görmedik. Devlet politikası olarak da ihmallerimiz oldu olmadı değil. Bunu artık yetkili ağızlarda söylüyor. Yani temel sorun halklar arasındaki etnik kökeni farklı insanlar arasındaki sorun değildir. Bu ülkenin insanları birbiriyle zaten kardeştirler. Böyle bir sıkıntı yok. Bu ülkenin ayağa kalkmasını, tarihteki o onurlu duruşunu yeniden kazanmasını istemeyen güçler şüphesiz vardır. Türkiye nispeten güçlü olsun ölmesin de sürünsün ama çok da güçlü olmasın diyenler var.
İmam hatiplerle ve Başörtü sorunu var. Çözülebilir mi bu başörtüsü problemi?
Aslında çözümü çok zor değil. Çünkü bu ülkede başörtülü çocuklar üniversitelere giriyorlardı. Şimdi o engel kaldırılır girmeye başlarlarsa sorun biter. Önemli, olan bu siyasal iradeyi ortaya koymaktır. Bu siyasal iradeye toplumsal desteği verebilmektir. Ama şurayı belirtelim, ben sivil hareketlerin -bu sivili batıdaki manasında kullanmıyorum- geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu hareketler nelerdir; sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar, meslek grupları, yazarıyla, sanatçısıyla, düşünürüyle, esnafıyla devletten de beklemeden birtakım doğruları söylemek ve yapmak zorundalar. Bu anlamda risk alabilmek zorundayız. Bizim için rizikoluysa bu süreçler o rizikoları az ya da çok üstlenmek zorundayız. Yani ben yel değirmenlerine savaş açan Donkişot olmaktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey bu ülkeye uzak olan bu ülkenin insanlarının ulaşamayacağı şeyler değil.
Güzel örnekler var. O halde bizim yapacağımız şey nedir biliyor musun sevgili dostum; yitirdiğimizi bulmak. Yeniden keşfetmek değil yitirdiğimizi bulmak. Sorun budur. Toplumun her alanında bu böyledir.
Bakın sanat konuşmamız lazımdı değil mi? Sanatta da öyledir. Neyi yitirdiysek onu bulacağız. Bizim sanat algımız insana yabancılaşan insanın üzerinde tepinen, insanlığını unutan bir sanatçıya da yabancı. Böyle bir sanat üretimi yok. Bakın o eski klasik eserlerimizin çoğunda bir adap vardır. Bir insan oluş vardır. Aşklar bile çok sahicidir. Böyle sanal aşklar yoktur yani. Hormonlu aşklar yoktur. Aşk kavramı bile o kadar hırpalanmış ve örselenmiştir ki bugün artık aşk dendiğinde af buyurun farklı şeyler anlaşılıyor. Yani aşkın bile içi boşaltılmıştır. Ben şuna inanıyorum; yitirdiğimiz ne varsa sanat da dâhil, onarmaya başlayacağız. Yapacağımız şey bu. O köprüleri yeniden onaracağız. Yani başörtüsü problemi de bunun bir parçasıdır. Başörtüsü problemini üreten başörtüsüyle problemi olanlardır. Bunlar sanıldığı kadar güçlü hatırı sayılır bir kitle değildir. Yani bu toprağın öz değerlerine yabancılaşmış bir kafanın ürünüdür. Kendi milletine yabancılaşmış bir kafanın ürünü kendi milleti için tabii ki sorun üretecektir çözüm üretmez ki. Yani başörtüsü problemi bu yönüyle elbette siyasal düzenlemelere ihtiyaç duyar. Ama ben hukuksal bir düzenlemeye ihtiyaç duyulduğunu düşünmüyorum. Yani geçmişteki tecrübelerimden de konuyla ilgimden de bildiğim kadarıyla yeniden hukuki düzenlemelere de ihtiyaç yok çünkü içtadi kararlardır bunların birçoğu. Yani müesseselerin başındaki insanların iradesiyle aşılabilecek bir sorundur. Temenni ederiz ki bu süreçte bu irade ortaya konur.
Nasıl bir toplum hayal ediyoruz sorusuna cevap oldu gibi.
Evet oldu. Bu toplum sanatını da kültürünü de mensubu olduğu inanç dünyasından bağımsız gerçekleştiremez. Yani o bağları keşfederek yeniden inşa etmek zorundadır. Modern hayat bizi örseledi. Bir şeylerimizi yitirdik. O halde yitirdiklerimizi yeniden elde etmek, kazanmak zorundayız. Bunlardan uzak olan insanlara da bu mesajı iletmek zorundayız. Bu insanlara yıkım getirmez, kavga getirmez, kan ve gözyaşı getirmez. Bunun getireceği iki dünya için ancak huzurdur mutluluktur.
Albüm çalışmalarıyla ilgili gündemde bir şey var mı? İnsanlar ne kadar bekleyecek?
Son albümüm dördüncü yıla girdi. Bende yeni fark ettim, geçen gün arkadaşlar söylediler. Nasipse bu yıl içerisinde single olacak. Beş altı eserlik özel bir çalışma planlıyoruz. Belki komple bir albüme de dönüşebilir. Tabi bu benim süreç içerisindeki tembelliğimden ziyade araya bazı projelerin girmesi ile alakalıdır. O yüzden sürekli ertelemek zorunda kaldık. Özellikle son 1-2 yıl içerisinde “İHH” insanı yardım vakfıyla beraber yürüttüğümüz ortak çalışmalar nedeniyle de biraz albümümüzü ertelemek zorunda kaldık. Bunlardan bir tanesi geçen yıl içerisinde de gerçekleştirdiğimiz uluslararası dördüncü yetim buluşmasıydı. Dünya yetim çocuklarıyla buluşuyoruz.
Amaç bu meseleyi gündemde tutmak. Uluslar arası alana da açılacak bir çalışma bu. Arkadaşlarımız bu konuda temas halindeler. Amaç; bu projeyle yetim duyarlılığına katkı sunmak. Biliyorsunuz çok önemli bir mesele. Yetim çocuklar maalesef kimsesizler. Birçok yerde suiistimale de açıklar. Uluslararası fuhuş, uyuşturucu şebekesinin ağına düşmeye müsaitler. İnsan ticareti yapanların ellerine maalesef düşüyorlar. Çok acı hikâyeler duyuyoruz. Onun için bu da bizim hepimizin ortak sorunudur diye düşünüyorum. Yine Gazze sürecinde Gazze ile ilgili bir ara çalışma yaptık. Müstakil birkaç eser yaptık. Onlar tabi albümü biraz geciktirdi. Ama inşallah bu yıl içerinde bir çalışmada olsa biriktirdiğimiz eserleri dinleyicimizle paylaşmayı planlıyoruz.