Hayat kadar amansız bir alacaklı var mıdır hiç? Katiyen şaşmaz ve gecikmez. Verdiği saadetin zevkini tatmaya değmez, çünkü kahrı lütfundan fazladır, derler.
Bazı kitaplar vardır, okurken size bişeyler katacağını anlar ve daha büyük bir keyifle satır aralarına dalarsınız. Bazı eserleri sırf bilgilenmek için okursunuz. Bazılarını tavsiye üzere başlar ve başlamış olduğunuz için bitirmeniz gerektiğini düşünerek bitirirsiniz.
Bilmiyorum sizin hayatınızda veya belleğinizde size gerçekten acı veren eserler var mıdır...Benim var... Bir değil aslında, birkaç...
Ama bugün onların içinden birini sectim... Size o eserden bazı alıntılar sunmak istiyorum. Kitap hakkında detaylı bilgileri ise sona saklıyorum. Keyifli okumalar...
"... Siz bu acıyı bilmem hiç tanıdınız mı? Sanmıyorum ki dünyada bu kadar zor dayanılan bir şey yoktur. Sizi sevdim. Sizi sevdim demek gönlümü örseliyor; bu söz ne kadar hafif, ne kadar hiç. İnsan dilinde dolaşan en canlı en zengin kelimeleri bir araya getirip en manalı bir ifade yaratmak gücü bende olsa bile yine sizin yüzünüzden içimde doğan cenneti cehennemi tarif edemem. Bunu anlatmak için kainatın seyrindeki gizli ahenge benzer fevkalbeşer bir beste lazımdır, belki. Aklımın alamadığı bu sevgi buhranı içinde savrulurken bazı hakikatler keşfettiğimi zannediyorum. Birincisi: Her kim ki aşkını doğrudan doğruya sevdiğinin yüzüne karşı söyleyebildi, onun aşkı yalandır, yalandır...
Sizin yüzünüze bakamadım ben. Sizinle göz göze gelmeye tahammül edemedim. Size kalbimi açamadım. Size - iştiyaktan ölmek derecesine gelmişken - el uzatamadım, öldüm. Evet ben öldüm, öldüm hiç şüphesiz. Gayet iyi biliyorum ki, sizi ümitsiz bir aşkla sevmek yüzünden çektiğim acıyı savutmak için bütün bir ömür yetmeyecektir. Bir genç için, sevda yolunda ruhu çürüttükten sonra sönüp gitmek şanssız bir ölümmüş, diyorlar. Ne çare benimki böyle oldu. Çok defalar sizin yakınınızda, bir otomobilde veya kotrada şakrak bir grup ortasında bulunurken göğsümün içinde küçük bir çocuk cesedi taşıdığımı duyardım. Bu benim gönlümde doğan dünya ışığına kavuşmadan ölen sevgimdi. Ben onun ölüsünü bile gizlemeye mahkumdum. Büyük elemlerim namına size rica ediyorum, şu yüzüğü parmağınızda taşıyın...."
(S. 129 ? 130)
"... Hayat kadar amansız bir alacaklı var mıdır hiç? Katiyen şaşmaz ve gecikmez. Verdiği saadetin zevkini tatmaya değmez, çünkü kahrı lütfundan fazladır, derler. Yalan! Feleğin hesabında hiç yanlışlık yoktur, tartısı tamamdır. Ne verirse onun aynı bedelini tahsil eder. Namussuz ve kaçak olan insanlardır. Hesaplaşma anı geldiği zaman pusulayı yüksek bulurlar. Kırışmak yahut atlatmak isterler. Cömert bir ruh demelidir ki: Evet çok lutuf, çok saadet gördüm. Şimdi de çok ıztırap çekerek borcumu vereceğim..."
(S. 157)
"...Ey insanlar, en büyük bir hasretin peşi sıra kanlarını akıtarak sendeleyenler!... En çok özlediğiniz şeye eremeyeceksiniz. Sen, bana bak, gönlünün en azaplı yoksulluğu nedir? Evlat muhabbeti mi? Tatlı bir aile yuvasına gömülüp uyuşmak mı istiyorsun? Olamaz! Sen dostum, senin aradığın aşk mıdır? Ruhunun eşini bulup acı bir inzivadan kurtulmak mı meramın? Olamaz! Sen büyüklüğe mi özenirsin? Olamaz! Sen, büyüklüğün mes'uliyetlerini üzerinden atıp hafif insan mı olmak istersin? Olamaz, olamaz, olamaz! İnsanlar! Gönüllerinizin en büyük tahassürü ne ise, işte o olamaz! Hayatınız, hangi hasreti doyuramayacaksa siz hedef yapıyorsunuz. Ya ne zannettiniz, dostlarım? Aşk yolunda gülebilecek bir adam, evlat evlat diye çırpınıyor. Evlattan şans ihtimalleri olan biri aşk aşk diye dövünüyor. Haydi, beyhude üzülmeyin. En azaplı dilediğiniz hiç bir zaman olamayacaktır.
Ve siz, büyük hasretine nihayet kavuşanlar! Siz, şimdi elinizde tutuğunuz o kıymetli cevheri kaybedeceksiniz. İstediğiniz kadar üstüne titreyin, ona tapın, ona takdisle kölelik edin. Siz, onu kaybedeceksiniz. ..."
(Sayfa 166)
"... Evet bu defa nefsim beni değil, ben nefsimi yenecektim. İçimde bana, üste geçeceksin! diyen küçük bir ses vardı. Hakiki kuvvetin sesi hiçbir zaman patırtılı çıkmaz. Velveleli akislerle gürleyen, acizdir. Kuvvet, derin kuyulara mumtazam fasılalarla düşen damlalar gibi ahenkli ve ağır şıpırtılarla konuşur. ...
... Zayıf gönlümün bu kuvveti bulabilmesi için ne çok çekmiş olması lazımdı ve bu kuvveti bir defa giyindikten sonra da nelere dayanacaktı. Kuvvet! İnsanları onun kadar elem çekmeye mahkum eden ne vardır? Kendi kuvvetini keşfeden insan artık ıztırabın dikenli yoluna düşmüş demektir. Kuvvet, öyle ilahi prensiptir ki ondan şaşılamaz. İnsan icabatını yapmaya mecburdur. Zayıf olmak istese bile olamaz. Kuvvetli olacak, zorluklar başaracak, nefsini yenecek, mahkum. İnsan bu mahkumiyetin bütün hayat için ne kadar şümullü olduğunu yavaş yavaş anlar, ürker. Hayatta her türlü elemi öğütmek vazifesi ile mükellef olmak ne fecidir, ne feci! Zaman olur ki insan şöyle düşünür: Ah mağlup olsam, sırtım yere gelse, ah! Benim de böyle yorgunluk anlarım oldu. Saadet günlerimin hatırası gönlümde efsanevi bir resmi geçit yaparken hala ıztırap çektiğime şaşardım, derdim ki: Ey büyük acı! Benim daha neremde kemirecek ne buluyorsun?
... Hayatta tek tük kahramanlara rastladım onların her halinde bir büyüklük aynı zamanda bir hüzün vardır. Hiçbir zaman rahat edemeyen, gevşemeyen, mücadeleye ve galebeye mahkum olan insanın mahzunluğu. Böyleleri gördükçe beni rikkat basar. Şairin dediği gibi: Gözden akıtır yaşı erenlerin halveti. Onlara yakınlık duyarım. Onların, gizli olduğu için mukaddes savaşlarını, kahramanlıklarını bir bakışta anlarım..."
(S. 168 – 169)
"... - Herkes kendi büyüklüğüne ulaşmaya mahkumdur.
Kader ve kısmet denlen işte buydu. Gizli ve sinsi bir kuvvet değil, aşikar bir şey. Benim kaderim ve kısmetim işte ben, kendimim, ben Necdet! Şöyle bir ruh ve bunların kah müsbet, kah menfi faaliyet yekunu olan ömrüm: Kaderim ve kısmetim.
... - Saadetin bir fena tarafı varsa geçici olmasıdır. Felaketin de iyi bir tarafı varsa geçici olmasıdır. Hi hi hi hi oğlum Necdet, bu yumurtladığın cevherleri duymasınlar, seni Sirkeci?den trene bindirirler. Fakat ne çare ki, şu anda keşfettiğim bu yeni muazzam hakikatı avaz avaz bağırmak arzusuyla kuduruyorum. Ey insanlar! Hey hey! Saadet muvakkattir, heyhat! Felaket de muvakkattir. Elhamdulillah!..."
(S. 213)
İçinizde biraz olsun bir merak uyandırabildim mi?... Belkide aranızda bu satırları anımsayan veya tanıyan dahi vardır... Bütün bilmeyenlere ve merak edenlere:
Her bir alıntı Safiye Erol’un „Kadıköyü’nün Romanı“ adlı eserinden...
Eseri okumak istyenler Kubbealtı Neşriyat’tan temin edebilirler...
***
Peki kimdir Safiye Erol?...
02 Ocak 1902 de Uzunköprü’de doğduğu rivayet edilmekte... 15 yaşında eğitimini tamamamlak üzere Almanyaya giden Erol, 1926 yılında 24 yaşında yeniden Türkiyeye döner ve yazı hayatına asıl bu tarihten sonra başlar...
Çeşitli gazete ve mecmualarda yazıları yayımlanır. 1938 yılında ilk romanı olan „Kadıköyü’nün Romanı“nı tamamlar. O vakitler çok geniş bir kitleye hitap etmesine rağmen, günümüzde fazla bir okuyucusu bulunmamakta.